MERHABA
MERHABA
DİL
“Dilimin sınırları dünyamın sınırları!” diyordu bir bilim insanı. Bunu derken elbette biliyordu; dil, yani ben, doğru da söylerim yalan da söylerim. Ama insan beni, yani dili, kullanıp yalan sözlerinin arkasına saklanır tuzaklar kurarsa,bilmez ki o kapana düşeceğini. Oysa söylemişti bilim kadını ve bunu dünyanın sonu gelecek diyenlerden daha yüksek bağırarak yapmıştı. Her şey gibi benim de vardı sınırım. İnsan bilseydi bunu, söylerdi, benimle, özgürce gerçek hislerini.
KAFE
Nice insanlar bana geldiler. Onlara kahve, çay, limonata, çikolata ikram ettim. Giderken ellerine kolonya döktüm. İstedim ki yine gelsinler. Özellikle sevgililere ya da sevgili olmak için gönülleşenlere bilhassa daha bir misafirperverdavrandım. Sevdiğini sevdiğine söyleyemeyenler benim kuytuköşelerimde kalıp öylece izlediler. Lakin, geçenlerde biri geldi. Öylece baktı. Diyemedi. Haline üzüldüm. Sonra ne mi oldu? Durun durun anlatacağım. Ne de olsa dil kardeşle sözleştik, bana yardım ediyor. Ya da biz şimdilik susalım.
MEKTUP
Benimle kendinizi anlatmak için uzun uzun dil dökmenize gerek yok. Ne istediğinizden emin olun ve dilinizin sınırını bilin yeterli.
BİRİ
Ve herkes gitti. Odadayım. Yalnızım, hem de,yapayalnızım. Sessizlik. Sessizlik şu an çok kötü. İçlerinden biri geri dönse, “Ben sana inanıyorum,” dese. Ah, birinin bana inanması beni nasıl da mutlu ederdi. Söylemek isterdim ona; ‘Seni gördüğüm o ilk andan beri seni bütün kalbimle seviyorum,’ demek isterdim. Ama inanmadılar bana. O inanır mı? Belki. Peki onlar bana neden… Oysa beni tanıyorlardı, biliyorlardı, yalan nedir bilmezdim. Bilmez miydim? Bilmez olur muyum, bilirim elbet, ama kullanmam. İhtiyacım olmadı. Hem Altan dememiş miydi, “Oğlum bak!” demişti. Tok sesliydi Altan. Bir konuşsa ortam susar onun sesini dinlerdi. “Oğlum bak! Yalanı ancak ihtiyacı olanlar kullanır,” demişti. Ama Altan da inanmadı bana? O da beni bu odada yalnızlığa mahkum etti. Neden beni suçluymuşum gibi önce dinlediler sonra da yargılar gibi, hüküm verir gibi bana inanmadan çekip gittiler. Altan neden gittin? Bir bilsem. Bilmiyorum. Ah, insanı en çok bu bilinmezlikler bitirir. Karşısına geçsem, lafı dolandırmadan, özgürce söylesem hislerimi, o bana inanır mı? Bunu da bilmiyorum.
Belki yine gelir o kafeye. Bu odadan çıkmalı, gitmeli. Oturup beklemeli.
–Çıkıyorum. Korkak ama hızlı adımlarla bu odadan kaçar gibi önce daire kapısına oradan da merdivenlerden sokağa fırlatıyorum kendimi. Hava buz gibi. Bir sigara yakıyorum, derince çekiyorum. Montumun yakasını kaldırıp ellerimicebime sokuyorum. Yürüyorum. Az sonra oradayım. Onu ilk defa gördüğüm o kafedeyim. O gün oturduğum yerime bakıyorum. Boş. Hemen kuruluyorum. Bekliyorum. Gelir mi acaba? Gelecek. Gelmeli.-
Onu gördüğüm ilk gün hava güzeldi. Soğuk değildi. O gün o da güzeldi, ben de güzeldim. İnsan aşık olunca, sevmek isteyince güzel olurmuş. Ne çok güzel kelimesi kullandım. Aşk insanın lügatını sınırlarmış. Bundan olsa gerek bu durum. O gün ona öylece bakmayı bırakabilseydim, yerimden kalkabilseydim, karşısına geçebilseydim, tutulmazsam, konuşabilirdim. Konuşabilir miydim? Elbette. Ne derdim? Bilmem. Belki de sadece ‘Merhaba’ derdim. Sonuçta herkes birbirine merhaba diyebilir. Demeli. Belki o da bana derdi. Sonra masasına otururdum, laflardık. Sonuçta laf lafı açardı. Beni tanımıyordu bile, ne konuşabilirdik ki? ‘Havalar’ derdim, ‘Çok soğuk,’ derdim. Sonra belki başka şeyler de söyleyebilirdim. Mesela sevdiğimi de söyleyebilirdim. Seviyor muydum? Hem de nasıl! Ah, o gün ona bakmaktan kendimi alabilseydim, yerimden kalkabilseydim, karşısına geçebilseydim.
– Bir çay söylüyorum beklerken. Belki heyecanımı alırdiye. Alır mı? Belki. Biraz sonra çayım geliyor. Garson başka bir şey isteyip istemediğimi soruyor. ‘Onu istiyorum, getirir misin?’ diyorum. Anlamıyor. Zaten kimse anlamadı, garson anlamamış çok mu? Çok. Beni anlamayanlar sayısına onu da ekliyorum. Garsonu gönderiyorum. Beklemeye devam ediyorum. –
En kötüsü de bu ya, kimsenin beni anlamaması, şaşkın şaşkın bakıyor oluşu.
– Ve geliyor. Yine aynı yere, karşıma oturuyor. Mantosunu çıkarıyor. Hafiften göz göze geliyoruz. Allah’ım sana geliyorum ama, beni şimdi alma, bana şimdi az da olsa cesaret ver. Nerede bu cesaret? Yok. Etrafa bakıyorum. Yok. Belki üzerine oturmuşumdur diye hafiften altımı yokluyorum. Yok. Gülünç duruma düşmekte olduğumu fark ediyorum. İçimden kendime kahkaha atıyorum. O da bana gülmüş müdür? Belki. Cesaret ortalarda yok. İçimdeyse çiçekler açıyor. Lavantalar, papatyalar, begonyalar, güller, laleler… İçim üşüdü. Çayımdan bir yudum alıyorum. İçimdeki soğuk durunca dışarıdaki soğuk hava da bir anda duracak gibigeliyor. Ona bakmaya devam ediyorum. Belki bir daha göz göze geliriz. Belki o cesaret de gelir. –
Altan da bana şaşkın baktı. O da beni anlamadı. Oysa ‘yakında güneş açacak,’ demişti. Demedi mi? Dedi. Duydum.
-Benim içimde ona bakarken çiçek açıyor. Ona böylesine güzel bakıyorum.-
Puslu havanın, gri bulutların ardına kaçmış olan güneş yeniden nasıl açacaktı? Bilmiyordum. İnanıyordum. Altan derse inanırdım. Altan da benim gibi yalan nedir bilmezdi, ihtiyaç duymazdı. İnsanın kendi gibi arkadaşları olması ne güzel. ‘Güneş,’ demişti, ‘Güneş, incelik isteyen bir iş oğlum,’ demişti. Güneşin ne inceliği olabilirdi ki? O vakit onu anlamamıştım. Ödeştik mi yani Altan? O zaman hadi gel, bana inan. Ben sen dedin diye sana inanıyorum. O yüzden, biliyorum, bir gün güneşli bir güne uyanacağım. Yoksa içimde neden çiçek filizlensin ki! Onlar bana inanmasa da, sen bana inanamasan da, garson dahi bana inanmasa da içimdeki bu çiçek boşa filizlenmiyor. Ben biliyorum, sana inanıyorum.
– Daha fazla dayanamıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Usulca yerimden kalkıyorum. Yine derin bir nefes alıyorum. Ona doğru son derece ağır bir şekilde adımlıyorum. Az sonra masasının önündeyim. Titrememek için bütün ağırlığımı bacaklarıma veriyorum. Ayaklarımı yere çiviler gibi basıyorum. Ellerimi nereye saklayacağımı bilemiyorum. Cebime sokarak ukala görüntüsü vermek istemiyorum. Arkaya da atamam, çünkü o zaman da ciddiye alınmamak var. Sonra hafiften dirseklerimi kırıp ellerimi göğüs hizamda birbirine yaklaştırıyorum ve parmak uçlarım birbirine değerken Altan gibi tok bir sesle olmasa da kendi sesimle, kendi dilimle, ‘Merhaba!’ diyorum, ama içimden. Dilime egemenliğim sıfır. Onun karşısında çözülmesini sağlayamıyorum. Yüreğimin höpürtüsüyle, kıyamet günü sokağına atılmış gibi, korkak adımlarla masama dönüyorum. Hayır masama kaçıyorum. Bana bakıyor. Allah’ım şimdi olmaz, alma beni şimdi. Cebimden kocaman bir kağıt çıkarıyorum. Masada hesap çizelgesinde bana bakan mavi kalemi alıyorum ve ona bir mektup göndermek için kağıda eğiliyorum. ‘Merhaba’ yazıyorum. Devamına elim gitmiyor. Kağıdı katlıyorum. Garsondan ona gönderiyorum. Şüpheyle alıyor. Gizli bir dosyayı açar gibi açıyor. Bana bakıyor. Sıcak bir gülümseme. Mektup işe yarıyor. Yaradı mı? Yaramalı. Yerinden kalkıyor ve bana geliyor. Kalbim göğüs kafesime onu kırarcasına çarpıyor. Kağıdı masaya koyuyor ve o da ‘Merhaba’ yazıyor. Oturuyor.
O, bana ilk inanan. Artık başkasının inanmasına ihtiyacım kalmıyor. Altan’ı ve herkesi unutuyorum.
KAFE
O biri erdi muradına darısı yeni misafirlerimin başına.
Hüseyin Sezer
Bu öykü Tolstoy'un Bisikleti E-Dergi Şubat 2022 (9. E-Sayi) sayısında yayımlanmıştır. Öyküyü aşağıdaki linkten de ulaşabilirsiniz.
https://tolstoyunbisikleti.net/merhaba/
Yorumlar
Yorum Gönder